• img
    • Herzliya ve Kudüs'ten notlar

      Herzliya ve Kudüs'ten notlar

      İstanbul Kültür Üniversitesine bağlı Global Politikalar Merkezi (GPoT Center) ve İsrail Bölgesel Politikalar Enstitüsü (MITVIM) işbirliğiyle düzenlenen toplantı serisinin bu yılki ayağı İsrail’de yapıldı. Tel Aviv, Herzliya ve Kudüs’e uzanan programımız kapsamında İsrail Dışişleri Bakanlığı ve Knesset’e yaptığımız ziyaretlerin yanı sıra, İsrail ve Filistinli düşünce kuruluşlarının temsilcileriyle görüşme fırsatı bulduk.
      İlk durağımız, Herzliya’ydı. Friedrich Ebert Stiftung Vakfının ev sahipliğinde, önce bölgesel gelişmeler ışığında Türkiye-İsrail ilişkilerinin geleceği üzerine değerlendirmelerimizi paylaştık. Türkiye’ye ilişkin en çok merak edilen, 1 Kasım’da yapılacak seçim sonuçları, 7 Haziran’la benzerlik taşıdığı takdirde, yeniden seçime gidilip gidilmeyeceğiydi.
      Hararetle tartışılan diğer bir konu ise, her iki ülkenin dış politikasına yeni bir ayar gerektiren, Rusya’nın Suriye’deki askeri varlığıydı. Golan Tepelerinin güvenliği ve Hizbullah’a silah ikmalinin önlenmesi noktasında Rusya’nın Suriye hava sahasında kalkan oluşturması -tıpkı Türkiye’de olduğu gibi- İsrail için sıkıntı yaratsa da, şimdilik Rusya etkisinde bir Suriye’yi, İran etkisinde bir Suriye’ye tercih eder görünüyorlar.
      Temelde, Rusya’nın hava gücü, İran’ın ise karadan destek sağladığı savaşta, Rusya’nın İran ile birlikte hareket ediyor olması aslında İsrail’in beklentileriyle çelişiyor. Ancak Rusya-İran arasında Esad’ın geleceği üzerinden yaşanacak siyasi alan bölüşümünün seyri üzerine tahmin yürütmek için de henüz erken. Toplantıda herkesin hemfikir olduğu bir nokta varsa o da, Rusya’nın kolay kolay Suriye’yi terk etmeyeceği; dolayısıyla, siyasi hesapları da bu yeni gerçekliğe uygun olarak yapmak gerektiğiydi.
      Ertesi gün, Berşeva’daki saldırılardan duyduğumuz üzüntü ve tedirginlikle Kudüs’e doğru yola çıktık...
      İlk olarak, yabancı gazetecilerin uğrak noktası olarak bilinen The American Colony Hotel’de, Filistin Demokrasi ve Halk Merkezi Direktörü Walid Salim ile terör saldırılarını görüştük. Sorularımız netti. Neden şimdi? Saldırıları durdurmanın bir yolu var mı?
      Salim, terör olaylarının arkasındaki saldırgan profilini anlatarak söze başladı. Çoğunluğu 1995-2000 yılları arasında doğmuş, üç Gazze Savaşı’na tanıklık etmiş, kafasında oluşan İsrailli imajı ya yerleşimci ya da sınırda silahıyla onu dürten İsrail askerinden ibaret, ne Hamas ne de El Fetih’le herhangi bir ideolojik bağı bulunmayan, gelecekten umudunu kesmiş genç bir kitleyle karşı karşıda olduğumuzun altını çizdi Salim.
      Ona göre yaşananlar bireysel intikam saldırılarıydı, organize değildi. Şayet organize olsaydı, şiddeti durdurmak için kitleleri örgütleyen gruplarla temasa geçmeleri mümkün olabilirdi.
      Fetih hareketi, o güne dek İsrail’e yönelik askeri saldırıları önleyeceğine dair taahhüdünü yerine getirmekteydi, ancak taş atanlara mani olmak zorunda hissetmiyordu kendini.
      Türüne ve derecesine bağlı olarak şiddeti meşru gören bu tutumun, yatıştırıcı değil cesaretlendirici etkisi olabileceği konusundaki çekincelerimizi tatmin edici yanıt alamadık. Abu Mazen’in (Mahmud Abbas) Birleşmiş Milletler konuşmasına atıfla mücadelenin hukuki ve barışçıl yoldan sürdürülmek istendiği ve bu yönde atılan adımlardan söz etmekle yetindi. İlki, El Aksa Camii’ne uluslararası gözlemcilerin yerleştirilmesi, diğeriyse yeni yerleşim bölgelerini önlemek amacıyla yaptırım kararı çıkartma girişimiydi.
      Salim şiddet olaylarının özünde İsrail-Filistin arasındaki çözümsüzlüğe eğilirken, Knesset’te görüştüğümüz Siyonist Birlik Partisi’nden bir yetkili olayların bu noktaya gelişinde Tapınak Tepesinde ibadet etmek isteyen ultra-Ortodoks parti temsilcilerinin payı olduğunu savunuyordu. Şiddet olaylarını engellemek için Doğu Kudüs’e inşa edilmesi planlanan duvar projesinin -gerçekleştiği takdirde- Müslümanlar arasında İsrail’in Kudüs’ü böldüğü şeklinde yorumlanarak ters tepeceğinden endişe duymaktaydı.
      Son durağımız dışişleriydi. Oldukça kaotik bir dönemde, yaklaşık on kişilik bir ekibin, zaman ayırıp, samimiyetle sorularımızı yanıtlamış olması bile başlı başına Türkiye’ye verilen değerin bir göstergesi olarak yorumlamak mümkün.
      Özetle, ikili ilişkilerin normalleşmesi arzu ediliyor. Sina ve Golan’dan yükselen küresel cihat tehdidini ensesinde hisseden İsrail için terörizmle mücadele öncelikli konu. Bunu enerji konusunda işbirliği takip etmekte. Ancak herkes siyasi sorunlar çözülmeden yatırımcının risk almak istemeyeceğinin bilincinde.
      Türkiye ile boru hattı projesinin rafa kalkmış olması ve sıvılaştırılmış gaz (LNG) terminallerinin yüksek maliyeti, İsrail’i sıkıştırılmış gaz (CNG) yatırımına yöneltmiş.
      Bu arada ikili ilişkilerin normalleşmesi sürecinin bir ayağı olarak, Türkiye-Mısır ilişkisinin seyrine ayrı bir önem atfedildiğini not düşelim.
      Rusya’nın Suriye hamlesini gelince, dışişleri bunu Rusya’nın bir süredir altyapısını hazırladığı Ortadoğu’ya angajmanın bir parçası olarak okuyor. Ayrıca görmek istedikleri ne IŞİD ne de İran’ın vesayetinde bir Suriye. Sınır güvenliği açısından asıl sorunun ise, Rusya, radikal grupları güneye sürdüğünde başlayacağı kanaatindeler.
      Normalleşme koşullarından biri olan, Gazze’deki ambargo konusunda ise, tavırları net. Hamas’ı bir terör örgütü olarak gördüklerini yinelerken, Hamas’a siyasi güç tahvil etmeyecek şekilde, Gazze’de sivillerin yararına, her türlü yatırımın önünü açmaya hazır olduklarını belirtiyorlar.
      Son olarak, haziran seçim sürecini kapsayacak şekilde, epey bir süredir, El Aksa olayları gibi hassas gelişmelere rağmen, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’dan eskisi gibi sert mesajlar gelmiyor olması iyi niyet göstergesi olarak yorumlanıyor ve tabi elbette Dışişleri Bakanlığı koltuğunda Feridun Sinirlioğlu’nun varlığı...
      Seçimler sonrasında beklenen adımların gelebileceği umuduyla eve dönmek üzere yola çıkıyoruz.İstanbul Kültür Üniversitesine bağlı Global Politikalar Merkezi (GPoT Center) ve İsrail Bölgesel Politikalar Enstitüsü (MITVIM) işbirliğiyle düzenlenen toplantı serisinin bu yılki ayağı İsrail’de yapıldı. Tel Aviv, Herzliya ve Kudüs’e uzanan programımız kapsamında İsrail Dışişleri Bakanlığı ve Knesset’e yaptığımız ziyaretlerin yanı sıra, İsrail ve Filistinli düşünce kuruluşlarının temsilcileriyle görüşme fırsatı bulduk.
      İlk durağımız, Herzliya’ydı. Friedrich Ebert Stiftung Vakfının ev sahipliğinde, önce bölgesel gelişmeler ışığında Türkiye-İsrail ilişkilerinin geleceği üzerine değerlendirmelerimizi paylaştık. Türkiye’ye ilişkin en çok merak edilen, 1 Kasım’da yapılacak seçim sonuçları, 7 Haziran’la benzerlik taşıdığı takdirde, yeniden seçime gidilip gidilmeyeceğiydi.
      Hararetle tartışılan diğer bir konu ise, her iki ülkenin dış politikasına yeni bir ayar gerektiren, Rusya’nın Suriye’deki askeri varlığıydı. Golan Tepelerinin güvenliği ve Hizbullah’a silah ikmalinin önlenmesi noktasında Rusya’nın Suriye hava sahasında kalkan oluşturması -tıpkı Türkiye’de olduğu gibi- İsrail için sıkıntı yaratsa da, şimdilik Rusya etkisinde bir Suriye’yi, İran etkisinde bir Suriye’ye tercih eder görünüyorlar.
      Temelde, Rusya’nın hava gücü, İran’ın ise karadan destek sağladığı savaşta, Rusya’nın İran ile birlikte hareket ediyor olması aslında İsrail’in beklentileriyle çelişiyor. Ancak Rusya-İran arasında Esad’ın geleceği üzerinden yaşanacak siyasi alan bölüşümünün seyri üzerine tahmin yürütmek için de henüz erken. Toplantıda herkesin hemfikir olduğu bir nokta varsa o da, Rusya’nın kolay kolay Suriye’yi terk etmeyeceği; dolayısıyla, siyasi hesapları da bu yeni gerçekliğe uygun olarak yapmak gerektiğiydi.
      Ertesi gün, Berşeva’daki saldırılardan duyduğumuz üzüntü ve tedirginlikle Kudüs’e doğru yola çıktık...
      İlk olarak, yabancı gazetecilerin uğrak noktası olarak bilinen The American Colony Hotel’de, Filistin Demokrasi ve Halk Merkezi Direktörü Walid Salim ile terör saldırılarını görüştük. Sorularımız netti. Neden şimdi? Saldırıları durdurmanın bir yolu var mı?
      Salim, terör olaylarının arkasındaki saldırgan profilini anlatarak söze başladı. Çoğunluğu 1995-2000 yılları arasında doğmuş, üç Gazze Savaşı’na tanıklık etmiş, kafasında oluşan İsrailli imajı ya yerleşimci ya da sınırda silahıyla onu dürten İsrail askerinden ibaret, ne Hamas ne de El Fetih’le herhangi bir ideolojik bağı bulunmayan, gelecekten umudunu kesmiş genç bir kitleyle karşı karşıda olduğumuzun altını çizdi Salim.
      Ona göre yaşananlar bireysel intikam saldırılarıydı, organize değildi. Şayet organize olsaydı, şiddeti durdurmak için kitleleri örgütleyen gruplarla temasa geçmeleri mümkün olabilirdi.
      Fetih hareketi, o güne dek İsrail’e yönelik askeri saldırıları önleyeceğine dair taahhüdünü yerine getirmekteydi, ancak taş atanlara mani olmak zorunda hissetmiyordu kendini.
      Türüne ve derecesine bağlı olarak şiddeti meşru gören bu tutumun, yatıştırıcı değil cesaretlendirici etkisi olabileceği konusundaki çekincelerimizi tatmin edici yanıt alamadık. Abu Mazen’in (Mahmud Abbas) Birleşmiş Milletler konuşmasına atıfla mücadelenin hukuki ve barışçıl yoldan sürdürülmek istendiği ve bu yönde atılan adımlardan söz etmekle yetindi. İlki, El Aksa Camii’ne uluslararası gözlemcilerin yerleştirilmesi, diğeriyse yeni yerleşim bölgelerini önlemek amacıyla yaptırım kararı çıkartma girişimiydi.
      Salim şiddet olaylarının özünde İsrail-Filistin arasındaki çözümsüzlüğe eğilirken, Knesset’te görüştüğümüz Siyonist Birlik Partisi’nden bir yetkili olayların bu noktaya gelişinde Tapınak Tepesinde ibadet etmek isteyen ultra-Ortodoks parti temsilcilerinin payı olduğunu savunuyordu. Şiddet olaylarını engellemek için Doğu Kudüs’e inşa edilmesi planlanan duvar projesinin -gerçekleştiği takdirde- Müslümanlar arasında İsrail’in Kudüs’ü böldüğü şeklinde yorumlanarak ters tepeceğinden endişe duymaktaydı.
      Son durağımız dışişleriydi. Oldukça kaotik bir dönemde, yaklaşık on kişilik bir ekibin, zaman ayırıp, samimiyetle sorularımızı yanıtlamış olması bile başlı başına Türkiye’ye verilen değerin bir göstergesi olarak yorumlamak mümkün.
      Özetle, ikili ilişkilerin normalleşmesi arzu ediliyor. Sina ve Golan’dan yükselen küresel cihat tehdidini ensesinde hisseden İsrail için terörizmle mücadele öncelikli konu. Bunu enerji konusunda işbirliği takip etmekte. Ancak herkes siyasi sorunlar çözülmeden yatırımcının risk almak istemeyeceğinin bilincinde.
      Türkiye ile boru hattı projesinin rafa kalkmış olması ve sıvılaştırılmış gaz (LNG) terminallerinin yüksek maliyeti, İsrail’i sıkıştırılmış gaz (CNG) yatırımına yöneltmiş.
      Bu arada ikili ilişkilerin normalleşmesi sürecinin bir ayağı olarak, Türkiye-Mısır ilişkisinin seyrine ayrı bir önem atfedildiğini not düşelim.
      Rusya’nın Suriye hamlesini gelince, dışişleri bunu Rusya’nın bir süredir altyapısını hazırladığı Ortadoğu’ya angajmanın bir parçası olarak okuyor. Ayrıca görmek istedikleri ne IŞİD ne de İran’ın vesayetinde bir Suriye. Sınır güvenliği açısından asıl sorunun ise, Rusya, radikal grupları güneye sürdüğünde başlayacağı kanaatindeler.
      Normalleşme koşullarından biri olan, Gazze’deki ambargo konusunda ise, tavırları net. Hamas’ı bir terör örgütü olarak gördüklerini yinelerken, Hamas’a siyasi güç tahvil etmeyecek şekilde, Gazze’de sivillerin yararına, her türlü yatırımın önünü açmaya hazır olduklarını belirtiyorlar.
      Son olarak, haziran seçim sürecini kapsayacak şekilde, epey bir süredir, El Aksa olayları gibi hassas gelişmelere rağmen, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’dan eskisi gibi sert mesajlar gelmiyor olması iyi niyet göstergesi olarak yorumlanıyor ve tabi elbette Dışişleri Bakanlığı koltuğunda Feridun Sinirlioğlu’nun varlığı...
      Seçimler sonrasında beklenen adımların gelebileceği umuduyla eve dönmek üzere yola çıkıyoruz.

      Yorum Yap