• img
    • Dünya Güvenliği Şekillenirken

      Dünya Güvenliği Şekillenirken


      “ABD ekonomik, siyasi ve insani açıdan kendi sınırlarının ötesine geçmiştir. Kendi (kurallarını) başka devletlere dayatmaktadır... Hiçbirine kapsamlı bir çözüm getirmeksizin, bir sorundan diğer soruna koşmaktadır.” Bu sözler Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in 2007 Münih Güvenlik Konferansı’nda yaptığı konuşmaya ait. Kehanet veya olacakların öncülü bir işaret diyelim, Rusya tek kutuplu dünya sistemine başkaldırmasının ardından bölgesel hâkimiyetini genişletmeye girişti. AB ve NATO’nun sınırlarına dayanan genişleme politikalarına boyun eğmeyecekti. 2008’da Güney Osetya ve Abhazya’nın bağımsızlık ilan etmeleri, 2010’da Avrasya Gümrük Birliği’nin kurulması bu sürecin adımlarıydı. 2014’te Kırım’ın ilhakı ve Putin’in Rus kökenli vatandaşların savunucusu olacaklarına dair yapmış olduğu açıklamalar neticesinde, Batı ittifakı gerçeğe uyanmaya başladı.
      Ne var ki, geçtiğimiz hafta sonu 51.si düzenlenen Münih Güvenlik Konferansı, ana gündem maddesini oluşturan Ukrayna sorununun çözümüne yönelik dünya devletlerinin ortak bir strateji geliştirmekte ne denli zorlandığını bir kez daha gözler önüne serdi. Konferans öncesi Eylül ayında imzalanan ancak geçersiz kalan ateşkesi yeniden yürürlüğe sokacak bir anlaşma için diplomasi trafiği başladı. Ancak, bu görüşmelerden eli boş dönüldü. Gözler, çarşamba günü Minsk’te Ukrayna ve Rusya liderlerinin yüz yüze görüşecekleri barış zirvesinde.
      Konferansta başlıca tartışma konusu şuydu: “Ukrayna’ya askeri destek (silah) gönderilmeli mi?” Tüm inkârlarına rağmen, Rusya’nın Doğu Ukrayna’daki ayrılıkçı milislere askeri güç -özellikle ağır silahlar- sağlaması hem daha çok sivilin canına mal oluyor, hem de haksız rekabete yol açıyor. Nisan 2014’ten bu yana Ukrayna’daki çatışmalarda 5400’e yakın kişi hayatını kaybetti. Elektrik kesintileri, yiyecek, içecek ve barınak sıkıntısı çeken halk iki ateş arasında kalmış durumda. Ukrayna hükümetine “battaniye yerine silah” gönderilmesini talep edenlerin kaygısı 2000’lerin ortasında yeni bir Bosna trajedisinin önüne geçebilmek. Almanya Başbakanı Merkel gibi Ukrayna sorununun askeri çözümü olmadığını savunanlar ise, sahaya daha çok silah göndermenin yalnızca iç savaşın süresini uzatacağına inanıyor. Ne var ki, ekonomik yaptırımlarla Rusya’yı yola getirmenin maliyeti de oldukça yüksek, caydırıcılığı ise tartışmalı.
      Öte yandan Avrupa güvenliğine ilişkin bir diğer sorun, NATO giderlerine katkı sağlamaktan imtina eden Avrupalı devletlerin sorumluluğu ABD’ye yüklemiş olmaları. Konferans devam ederken, NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg Brüksel’den Avrupalı devletlere savunma bütçelerine daha fazla pay ayırmaları çağrısında bulundu. Fakat bu çağrının ne denli karşılık bulacağı şüpheli. Şimdilik, Doğu Avrupa devletlerine mobil olarak konuşlanan NATO Acil Müdahale Gücü birliklerinin sayısı 13 binden 30 bine çıkarıldı. Neden mobil güç derseniz, Rusya ile yapılan 1997 anlaşması Doğu Avrupa’da askeri üs kurulmasına engel.
      Batı İttikafı’nın güvenliği ABD’ye emanetken, oldukça anlamlı bir şekilde konferansın başladığı cuma günü ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi yayınlandı. “Mesele ABD’nin liderlik edip etmemesi değil, nasıl liderlik edeceği” ifadesinden yola çıkarak, ABD’nin dünya liderliğinden vazgeçmediğini vurgulayan belge, “Stratejik sabır ve istikrar” temelinde, ortak değerler üzerinden ve müttefiklerle işbirliği yapılarak sorunların çözülebileceğini öngörüyor. Bununla birlikte diyor ki, “Güvenliğimizi tehdit eden tek bir düşman veya aktör tanımımız yok, küreselleşmenin de etkisiyle çok çeşitli ve eskisinden karmaşık sorunlarla mücadele etmekteyiz.” Üstelik “ABD’nin imkânları sınırsız değil.” Bush yönetiminin enkazını kaldırmaya yeminli ve fazlasıyla temkinli bir dış politika çizgisi izleyen Obama yönetiminden son çeyrekte de herhangi bir süperlik beklememek gerek. Her ne kadar ABD liderlik etse de sorumluluğu tek başına sırtlanmak niyetinde değil. Ulusal Güvenlik Stratejisi liderlik iradesini vurgularken sorumluluğu paylaşmaktan yana olduğu mesajını veriyor.
      Kaldı ki, Ukrayna sorunun çözümü salt askeri güç değil, yozlaşmış yönetimin yeniden yapılandırılmasını da kapsayan siyasi ve ekonomik destek gerektirmekte. Belki de tam da Obama yönetiminin altını çizdiği gibi uzun vadeli bir yaklaşım, istikrarlı bir duruşa ihtiyaç var. Rusya’yı saldırganlaştıran etkenlerin, özelde kuşatılmışlık algısının üzerinde durulması şart. Ancak müttefikler arası ortak irade olmayışı çözümü tıkıyor.
      Ukrayna sorunu dışında, ‘Değişen dünya düzeni’, ‘Terörle mücadele’, ‘İstihbarat savaşları’ ve ‘Bildiğimiz Ortadoğu’nun sonu mu?’ başlıklı dünya sorunlarına ilişkin oldukça kapsamlı konuların ele alındığı Münih Konferansı’nda gözler ‘Cihan Devleti’ olma iddiasındaki Türkiye’yi aradı. Ancak Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun katılacağı Ortadoğu oturumuna İsrailli temsilcinin son anda kaydolması sebebiyle konferanstan çekilme kararı; bir zamanlar herkesle konuşabilmekle övünen ülkenin, çok taraflı çizgisinden ne denli saptığının da göstergesi.

      “ABD ekonomik, siyasi ve insani açıdan kendi sınırlarının ötesine geçmiştir. Kendi (kurallarını) başka devletlere dayatmaktadır... Hiçbirine kapsamlı bir çözüm getirmeksizin, bir sorundan diğer soruna koşmaktadır.” Bu sözler Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in 2007 Münih Güvenlik Konferansı’nda yaptığı konuşmaya ait. Kehanet veya olacakların öncülü bir işaret diyelim, Rusya tek kutuplu dünya sistemine başkaldırmasının ardından bölgesel hâkimiyetini genişletmeye girişti. AB ve NATO’nun sınırlarına dayanan genişleme politikalarına boyun eğmeyecekti. 2008’da Güney Osetya ve Abhazya’nın bağımsızlık ilan etmeleri, 2010’da Avrasya Gümrük Birliği’nin kurulması bu sürecin adımlarıydı. 2014’te Kırım’ın ilhakı ve Putin’in Rus kökenli vatandaşların savunucusu olacaklarına dair yapmış olduğu açıklamalar neticesinde, Batı ittifakı gerçeğe uyanmaya başladı.
      Ne var ki, geçtiğimiz hafta sonu 51.si düzenlenen Münih Güvenlik Konferansı, ana gündem maddesini oluşturan Ukrayna sorununun çözümüne yönelik dünya devletlerinin ortak bir strateji geliştirmekte ne denli zorlandığını bir kez daha gözler önüne serdi. Konferans öncesi Eylül ayında imzalanan ancak geçersiz kalan ateşkesi yeniden yürürlüğe sokacak bir anlaşma için diplomasi trafiği başladı. Ancak, bu görüşmelerden eli boş dönüldü. Gözler, çarşamba günü Minsk’te Ukrayna ve Rusya liderlerinin yüz yüze görüşecekleri barış zirvesinde.
      Konferansta başlıca tartışma konusu şuydu: “Ukrayna’ya askeri destek (silah) gönderilmeli mi?” Tüm inkârlarına rağmen, Rusya’nın Doğu Ukrayna’daki ayrılıkçı milislere askeri güç -özellikle ağır silahlar- sağlaması hem daha çok sivilin canına mal oluyor, hem de haksız rekabete yol açıyor. Nisan 2014’ten bu yana Ukrayna’daki çatışmalarda 5400’e yakın kişi hayatını kaybetti. Elektrik kesintileri, yiyecek, içecek ve barınak sıkıntısı çeken halk iki ateş arasında kalmış durumda. Ukrayna hükümetine “battaniye yerine silah” gönderilmesini talep edenlerin kaygısı 2000’lerin ortasında yeni bir Bosna trajedisinin önüne geçebilmek. Almanya Başbakanı Merkel gibi Ukrayna sorununun askeri çözümü olmadığını savunanlar ise, sahaya daha çok silah göndermenin yalnızca iç savaşın süresini uzatacağına inanıyor. Ne var ki, ekonomik yaptırımlarla Rusya’yı yola getirmenin maliyeti de oldukça yüksek, caydırıcılığı ise tartışmalı.
      Öte yandan Avrupa güvenliğine ilişkin bir diğer sorun, NATO giderlerine katkı sağlamaktan imtina eden Avrupalı devletlerin sorumluluğu ABD’ye yüklemiş olmaları. Konferans devam ederken, NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg Brüksel’den Avrupalı devletlere savunma bütçelerine daha fazla pay ayırmaları çağrısında bulundu. Fakat bu çağrının ne denli karşılık bulacağı şüpheli. Şimdilik, Doğu Avrupa devletlerine mobil olarak konuşlanan NATO Acil Müdahale Gücü birliklerinin sayısı 13 binden 30 bine çıkarıldı. Neden mobil güç derseniz, Rusya ile yapılan 1997 anlaşması Doğu Avrupa’da askeri üs kurulmasına engel.
      Batı İttikafı’nın güvenliği ABD’ye emanetken, oldukça anlamlı bir şekilde konferansın başladığı cuma günü ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi yayınlandı. “Mesele ABD’nin liderlik edip etmemesi değil, nasıl liderlik edeceği” ifadesinden yola çıkarak, ABD’nin dünya liderliğinden vazgeçmediğini vurgulayan belge, “Stratejik sabır ve istikrar” temelinde, ortak değerler üzerinden ve müttefiklerle işbirliği yapılarak sorunların çözülebileceğini öngörüyor. Bununla birlikte diyor ki, “Güvenliğimizi tehdit eden tek bir düşman veya aktör tanımımız yok, küreselleşmenin de etkisiyle çok çeşitli ve eskisinden karmaşık sorunlarla mücadele etmekteyiz.” Üstelik “ABD’nin imkânları sınırsız değil.” Bush yönetiminin enkazını kaldırmaya yeminli ve fazlasıyla temkinli bir dış politika çizgisi izleyen Obama yönetiminden son çeyrekte de herhangi bir süperlik beklememek gerek. Her ne kadar ABD liderlik etse de sorumluluğu tek başına sırtlanmak niyetinde değil. Ulusal Güvenlik Stratejisi liderlik iradesini vurgularken sorumluluğu paylaşmaktan yana olduğu mesajını veriyor.
      Kaldı ki, Ukrayna sorunun çözümü salt askeri güç değil, yozlaşmış yönetimin yeniden yapılandırılmasını da kapsayan siyasi ve ekonomik destek gerektirmekte. Belki de tam da Obama yönetiminin altını çizdiği gibi uzun vadeli bir yaklaşım, istikrarlı bir duruşa ihtiyaç var. Rusya’yı saldırganlaştıran etkenlerin, özelde kuşatılmışlık algısının üzerinde durulması şart. Ancak müttefikler arası ortak irade olmayışı çözümü tıkıyor.
      Ukrayna sorunu dışında, ‘Değişen dünya düzeni’, ‘Terörle mücadele’, ‘İstihbarat savaşları’ ve ‘Bildiğimiz Ortadoğu’nun sonu mu?’ başlıklı dünya sorunlarına ilişkin oldukça kapsamlı konuların ele alındığı Münih Konferansı’nda gözler ‘Cihan Devleti’ olma iddiasındaki Türkiye’yi aradı. Ancak Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun katılacağı Ortadoğu oturumuna İsrailli temsilcinin son anda kaydolması sebebiyle konferanstan çekilme kararı; bir zamanlar herkesle konuşabilmekle övünen ülkenin, çok taraflı çizgisinden ne denli saptığının da göstergesi.

      Yorum Yap