• img
    • Şer Ekseninden Dünya Sistemine

      Şer Ekseninden Dünya Sistemine

      Başkan Obama iktidara gelişiyle birlikte önüne koyduğu başlıca üç dış politika hedefinden ikisini gerçekleştirmiş oldu. Bunlardan biri Başkan Bush döneminde başlatılan savaşların bitirilip askerin geri getirilmesiydi, diğeri ise yine Başkan Bush döneminde şer eksininin bir parçası kabul edilen İran’la nükleer silahlanma konusunda anlaşmaya varılması.
      Anlaşma sonrası Başkan Obama New York Times’a verdiği mülakatta akıllıca bir çerçeve çizerek İran’dan beklentileri daha gerçekçi bir zemine oturtmaya çalıştı. Anlaşmanın amacını İran’ın nükleer silahlanmasını engellemek ve nükleer enerji üretimini uluslararası denetime açmakla sınırladı. Diğer bir deyişle, imzaların ardından ‘İran’ın bölgesel politikalarında kökten bir değişim beklemeyin’ mesajı vermiş oldu.
      Ancak herkesçe malum olan, varılan anlaşma ile nükleer sınırlandırmanın ötesinde İran’ın siyasi ve ekonomik entegrasyonu projesine imza atıldığı. Bunun gerisindeki hesabın temel dayanağı ise liberal ekonomi üzerinden yeşerecek demokratik barış prensibi. Yani ekonomik refahın artmasıyla birlikte İran’daki reform yanlılarının Batı ile daha uyumlu siyaset izlemek için baskı yaratabilecekleri ve bu yolla şeytanın ehlileşeceği beklentisi.
      Yaptırımların İran’ı müzakere masasına çektiğine inananlar, Obama yönetimini böylesi ucu açık ve uzun vadede gerçekleşebilecek bir beklenti için fazlasıyla risk aldığından ötürü naiflikle suçluyor. Ne var ki ambargonun İran’ın izlediği politikalarda istenilen değişimi yaratmadığı-bunu ambargoya rağmen İran’ın Hizbullah, Hamas ve Esad’a yıllardır süren desteğinden görüyoruz-dahası askeri müdahale seçeneğinin de bir çözüm vaat etmediğini kabul etmek gerek. Hisham Melhem’in Al Arabiya’daki yazısında Kuzey Kore ve Pakistan örneğinden yola çıkarak ifade ettiği gibi sınırlı kaynaklara rağmen bu ülkeler nükleer füzeler üretebildilerse, İran gibi bilgi teknolojisi, kalifiye insan gücü ve maddi kaynağa sahip bir ülke askeri müdahale olsa bile, istediği takdirde er ya da geç nükleer silaha sahip olacaktır.
      Ortadoğu’da İran’ın yeni kavuştuğu kaynakları destekçilerine aktarmasıyla birlikte önümüzdeki dönem vesayet savaşlarının gölgesinde süregelen Sünni -Şii çatışması daha da kızışacak. Suudi Arabistan’ın girişimleriyle Yemen’e müdahale zamanı ortaya çıkan Sünni blok oluşumunun Arap NATO’suna dönüşüp dönüşmeyeceği göreceğiz. Halihazırda önümüzde Türkiye-Katar arasındaki gibi ikili askeri ortaklık örnekleri de var.
      Her halükarda bölgedeki devletlerin “yükselen İran tehdidi” algısı karşısında konumlarını güçlendirme yoluna gidecekleri ve güvenlik arayışlarının savunma harcamalarına yansıyacağı bir dönem bekliyor bizi.
      ABD Savunma Bakanı Ashton Carter Ortadoğu’da diplomasi turuna başladı bile. Zaten mayıstaki Camp David zirvesinde Körfez ülkeleriyle askeri işbirliğinin temelleri atılmıştı.
      İsrail tarafına bakarsak, hezimetin ardından Başbakan Netanyahu ABD tarafından teselli mahiyetinde teklif edilen yeni savunma sistemlerini geri çevirirken, askeri kanat gururu bir kenara bırakıp teklifleri görelim diyor. Şin Bet eski başkanı Ami Ayalon gibi ABD ile ilişkilerin geldiği noktayı Netahyahu’nun meydan okuyan üslubuna bağlayanlar ise müzakere sürecinde etkisiz kalındığından şikayetçi. Münih benzetmeleri yapmak yerine İran’ın anlaşmaya uymaması halinde çokuluslu bir askeri müdahale seçeneğinin şartlar arasına konması için baskı yapılması İsrail’i bugün daha güvenli kılabilirdi. Ancak İsrail İran’la varılacak herhangi bir anlaşmayı en baştan reddederek bu kozunu kaybetmiş oldu.
      Ambargonun kalkmasıyla ticari ilişkiler canlanacağından Türkiye için İran’ın sisteme geri dönüşü fırsatlar beraberinde bölgesel rekabeti de getiriyor. Bir süredir sinyallerini almakta olduğumuz dış politikada revizyon kapsamında Türkiye-İsrail ilişkilerinin raya oturması bölgede İran’ı dengelemek açısından iki ülkenin de çıkarına olacaktır. Bu bağlamda Filistin meselesinin çözümü yönünde atılacak adımlar da hem Türkiye İsrail arasında normalleşmeyi hızlandıracak hem de İsrail’in Sünni Arap dünyasındaki yerini daha meşru kılacaktır.
      Kim bilir uluslararası toplum İran’la müzakereler konusunda gösterdikleri basiret ve kararlı duruşu İsrail-Filistin barışı için sergileyebilirlerse belki bu sayede giderayak Başkan Obama’nın üçüncü dış politika hedefi de tutturulmuş olur.Başkan Obama iktidara gelişiyle birlikte önüne koyduğu başlıca üç dış politika hedefinden ikisini gerçekleştirmiş oldu. Bunlardan biri Başkan Bush döneminde başlatılan savaşların bitirilip askerin geri getirilmesiydi, diğeri ise yine Başkan Bush döneminde şer eksininin bir parçası kabul edilen İran’la nükleer silahlanma konusunda anlaşmaya varılması.
      Anlaşma sonrası Başkan Obama New York Times’a verdiği mülakatta akıllıca bir çerçeve çizerek İran’dan beklentileri daha gerçekçi bir zemine oturtmaya çalıştı. Anlaşmanın amacını İran’ın nükleer silahlanmasını engellemek ve nükleer enerji üretimini uluslararası denetime açmakla sınırladı. Diğer bir deyişle, imzaların ardından ‘İran’ın bölgesel politikalarında kökten bir değişim beklemeyin’ mesajı vermiş oldu.
      Ancak herkesçe malum olan, varılan anlaşma ile nükleer sınırlandırmanın ötesinde İran’ın siyasi ve ekonomik entegrasyonu projesine imza atıldığı. Bunun gerisindeki hesabın temel dayanağı ise liberal ekonomi üzerinden yeşerecek demokratik barış prensibi. Yani ekonomik refahın artmasıyla birlikte İran’daki reform yanlılarının Batı ile daha uyumlu siyaset izlemek için baskı yaratabilecekleri ve bu yolla şeytanın ehlileşeceği beklentisi.
      Yaptırımların İran’ı müzakere masasına çektiğine inananlar, Obama yönetimini böylesi ucu açık ve uzun vadede gerçekleşebilecek bir beklenti için fazlasıyla risk aldığından ötürü naiflikle suçluyor. Ne var ki ambargonun İran’ın izlediği politikalarda istenilen değişimi yaratmadığı-bunu ambargoya rağmen İran’ın Hizbullah, Hamas ve Esad’a yıllardır süren desteğinden görüyoruz-dahası askeri müdahale seçeneğinin de bir çözüm vaat etmediğini kabul etmek gerek. Hisham Melhem’in Al Arabiya’daki yazısında Kuzey Kore ve Pakistan örneğinden yola çıkarak ifade ettiği gibi sınırlı kaynaklara rağmen bu ülkeler nükleer füzeler üretebildilerse, İran gibi bilgi teknolojisi, kalifiye insan gücü ve maddi kaynağa sahip bir ülke askeri müdahale olsa bile, istediği takdirde er ya da geç nükleer silaha sahip olacaktır.
      Ortadoğu’da İran’ın yeni kavuştuğu kaynakları destekçilerine aktarmasıyla birlikte önümüzdeki dönem vesayet savaşlarının gölgesinde süregelen Sünni -Şii çatışması daha da kızışacak. Suudi Arabistan’ın girişimleriyle Yemen’e müdahale zamanı ortaya çıkan Sünni blok oluşumunun Arap NATO’suna dönüşüp dönüşmeyeceği göreceğiz. Halihazırda önümüzde Türkiye-Katar arasındaki gibi ikili askeri ortaklık örnekleri de var.
      Her halükarda bölgedeki devletlerin “yükselen İran tehdidi” algısı karşısında konumlarını güçlendirme yoluna gidecekleri ve güvenlik arayışlarının savunma harcamalarına yansıyacağı bir dönem bekliyor bizi.
      ABD Savunma Bakanı Ashton Carter Ortadoğu’da diplomasi turuna başladı bile. Zaten mayıstaki Camp David zirvesinde Körfez ülkeleriyle askeri işbirliğinin temelleri atılmıştı.
      İsrail tarafına bakarsak, hezimetin ardından Başbakan Netanyahu ABD tarafından teselli mahiyetinde teklif edilen yeni savunma sistemlerini geri çevirirken, askeri kanat gururu bir kenara bırakıp teklifleri görelim diyor. Şin Bet eski başkanı Ami Ayalon gibi ABD ile ilişkilerin geldiği noktayı Netahyahu’nun meydan okuyan üslubuna bağlayanlar ise müzakere sürecinde etkisiz kalındığından şikayetçi. Münih benzetmeleri yapmak yerine İran’ın anlaşmaya uymaması halinde çokuluslu bir askeri müdahale seçeneğinin şartlar arasına konması için baskı yapılması İsrail’i bugün daha güvenli kılabilirdi. Ancak İsrail İran’la varılacak herhangi bir anlaşmayı en baştan reddederek bu kozunu kaybetmiş oldu.
      Ambargonun kalkmasıyla ticari ilişkiler canlanacağından Türkiye için İran’ın sisteme geri dönüşü fırsatlar beraberinde bölgesel rekabeti de getiriyor. Bir süredir sinyallerini almakta olduğumuz dış politikada revizyon kapsamında Türkiye-İsrail ilişkilerinin raya oturması bölgede İran’ı dengelemek açısından iki ülkenin de çıkarına olacaktır. Bu bağlamda Filistin meselesinin çözümü yönünde atılacak adımlar da hem Türkiye İsrail arasında normalleşmeyi hızlandıracak hem de İsrail’in Sünni Arap dünyasındaki yerini daha meşru kılacaktır.
      Kim bilir uluslararası toplum İran’la müzakereler konusunda gösterdikleri basiret ve kararlı duruşu İsrail-Filistin barışı için sergileyebilirlerse belki bu sayede giderayak Başkan Obama’nın üçüncü dış politika hedefi de tutturulmuş olur.

      Yorum Yap