• img
    • Şahinlerin Zaferi

      Şahinlerin Zaferi

      Binyamin Netanyahu siyasi zekâsını ve becerisini ortaya koyarak seçimleri kazandı. Hem de bunu, seçimlere bir hafta kala dünya liderine, kendi evinde meydan okuyarak başardı. Tüm iktidarların ipinin ABD elinde olduğuna inanan komplo teorisi severler için not düşülmesi gereken bir durum aslında.
      Seçim anketlerinde Siyonist Birlik’in gerisindeyken,Netanyahu yarışı nasıl beş puan önde bitirdi?
      Bunda elbette Netanyahu’nun iki devletli çözümü toprağa gömen çıkışının payı büyük. Her ne kadar seçimlerin ertesinde sözlerini yumuşatan açıklamalar yapmış olsa da “Benim başkanlığın süresince bağımsız bir Filistin devleti kurulmayacak” diyerek gerçekleşme ihtimali günden güne zayıflayan ve adeta iyimser bir dileğe dönüşen iki devletli çözümü açıkça reddetmiş oldu. Bu şekilde aşırı sağa kayan seçmeni kendi etrafında kenetledi.
      Ülkedeki korku iklimini de çok iyi yönetti. Anketlerde geri düştüğü sırada dış güçlerin kendisine komplo kurduğundan yakınan Netanyahu, “Ya İsrail’in çıkarlarını gözeten beni seçerseniz ya da yerime her türlü emre itaat eden sol bir hükümet gelir” diyerek bir taraftan belirsizliğin ürkütücü olduğuna seçmeni ikna etti, bir taraftan da hem muktedir hem mazlum rolüne girerek aslında bize pek tanıdık gelen bir senaryoyu devreye soktu.
      Tüm bu son dakika etmenlerini bir kenara bırakırsak, diğer adayların Netanyahu’nun siyasi karizması, hitabet gücü ve deneyimiyle boy ölçüşebilecek kumaşa sahip olmadıklarını da kabul etmek gerek. Ekonomik ve sosyal konuların belirleyici olduğu seçimlerde, halk tercihini her şeye rağmen test edilmiş bir liderden yana kullandı.
      Netanyahu’nun zaferini barış sürecinin sonu olarak niteleyip endişe edenler haksız sayılmaz. Ancak Siyonist Birlik önderliğinde kurulacak bir koalisyon barış sürecini hemen başlatır, süreci ivedilikle tamamlayabilir miydi? Orası meçhul. Çünkü Ortadoğu’nun konjonktürel durumu İsrail’in ulusal güvenlik paradigmasını aşarak yeni hamlelere girişmesine imkan tanımıyor. Sykes Picot sınırları değişirken, İsrail, Gazze’de Hamas, Sina’da cihatçılar, Lübnan’da Hizbullah, Suriye’de IŞİD ve İran destekli güçler ve buna ek olarak istikrarsızlık tehdidini ensesinde hisseden kırılgan bir Ürdün’le çevreli. Buna bir de Obama yönetiminin her türlü eleştiriye kulak tıkayıp, P5+1 devletleri arasındaki çatlakları da yamayarak yürüttüğü İran’la müzakereleri ekleyelim. Hal böyleyken, İsrail-Filistin sorununu çözmektense, sorunu idare etmek tercih ediliyor.
      Bütün bunlara karşın çözümsüzlüğün neden sürdürülebilir olmadığını da görmekte fayda var. İki devletli çözümün ortadan kalkması durumunda, Gazze, Batı Şeria ve Doğu Kudüs’te yaşayan yaklaşık 4,5 milyon Filistinlinin İsrail Devleti’ne hangi koşullarla entegre edileceği, İsrail Devleti’nin Yahudi kimliğinin ve demokratik yapısının bundan nasıl etkileneceği göz ardı edilmemeli.
      Kaldı ki Filistin yönetimi bir süredir uluslararası platforma taşıdığı hak arama girişimlerini “diplomatik intifada” olarak nitelendiriyor. Böylesi hassas bir ortamda, görev süresinin yakında dolacağı hesabıyla Başkan Obama ile dikleşen Netanyahu’nun son çıkışları, İsrail’e taviz vermez, kibirli bir imaj bina edilmesine sebep oluyor. Bu da uluslararası arenada İsrail’e karşı “boykot, yatırımları geri çekme ve yaptırım” söylemini güçlendirecektir. İlerleyen dönemde Filistin devletini tanıyan devletlerin sayısının artabileceğini de hesaba katalım.
      Geçtiğimiz hafta Washington Post’taki yazısında David Ignatius, Obama yönetiminin ABD-İsrail ilişkilerinin seyrini etkileyecek birtakım seçenekleri değerlendirdiğine değiniyor. Bunlar arasında Filistin devletinin çerçevesini belirleyecek bir BM tasarısına destek vermek; Netanyahu’nun yeni yerleşim projelerinin önüne geçmek maksadıyla İsrail’e sağlanan yardımların gözden geçirilmesi, Filistin yönetiminin Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne başvurusunda tavır değişikliği alınması bulunuyor.
      Özetle, zafer kazanan şahinler barış için bölgesel şartların uygun olmayışından ve karşılarında güvenilir bir muhatap olmayışından şikayet ederken, İsrail’i uluslararası alanda yalnızlığa itebilecek bir sürecin de kapısı aralanıyor. Önümüzdeki haftalarda Netahyahu’nun kuracağı koalisyonun içeriği ve iktidar olarak göstereceği siyasi irade bu sürecin yönünü belirleyecek.Binyamin Netanyahu siyasi zekâsını ve becerisini ortaya koyarak seçimleri kazandı. Hem de bunu, seçimlere bir hafta kala dünya liderine, kendi evinde meydan okuyarak başardı. Tüm iktidarların ipinin ABD elinde olduğuna inanan komplo teorisi severler için not düşülmesi gereken bir durum aslında.
      Seçim anketlerinde Siyonist Birlik’in gerisindeyken,Netanyahu yarışı nasıl beş puan önde bitirdi?
      Bunda elbette Netanyahu’nun iki devletli çözümü toprağa gömen çıkışının payı büyük. Her ne kadar seçimlerin ertesinde sözlerini yumuşatan açıklamalar yapmış olsa da “Benim başkanlığın süresince bağımsız bir Filistin devleti kurulmayacak” diyerek gerçekleşme ihtimali günden güne zayıflayan ve adeta iyimser bir dileğe dönüşen iki devletli çözümü açıkça reddetmiş oldu. Bu şekilde aşırı sağa kayan seçmeni kendi etrafında kenetledi.
      Ülkedeki korku iklimini de çok iyi yönetti. Anketlerde geri düştüğü sırada dış güçlerin kendisine komplo kurduğundan yakınan Netanyahu, “Ya İsrail’in çıkarlarını gözeten beni seçerseniz ya da yerime her türlü emre itaat eden sol bir hükümet gelir” diyerek bir taraftan belirsizliğin ürkütücü olduğuna seçmeni ikna etti, bir taraftan da hem muktedir hem mazlum rolüne girerek aslında bize pek tanıdık gelen bir senaryoyu devreye soktu.
      Tüm bu son dakika etmenlerini bir kenara bırakırsak, diğer adayların Netanyahu’nun siyasi karizması, hitabet gücü ve deneyimiyle boy ölçüşebilecek kumaşa sahip olmadıklarını da kabul etmek gerek. Ekonomik ve sosyal konuların belirleyici olduğu seçimlerde, halk tercihini her şeye rağmen test edilmiş bir liderden yana kullandı.
      Netanyahu’nun zaferini barış sürecinin sonu olarak niteleyip endişe edenler haksız sayılmaz. Ancak Siyonist Birlik önderliğinde kurulacak bir koalisyon barış sürecini hemen başlatır, süreci ivedilikle tamamlayabilir miydi? Orası meçhul. Çünkü Ortadoğu’nun konjonktürel durumu İsrail’in ulusal güvenlik paradigmasını aşarak yeni hamlelere girişmesine imkan tanımıyor. Sykes Picot sınırları değişirken, İsrail, Gazze’de Hamas, Sina’da cihatçılar, Lübnan’da Hizbullah, Suriye’de IŞİD ve İran destekli güçler ve buna ek olarak istikrarsızlık tehdidini ensesinde hisseden kırılgan bir Ürdün’le çevreli. Buna bir de Obama yönetiminin her türlü eleştiriye kulak tıkayıp, P5+1 devletleri arasındaki çatlakları da yamayarak yürüttüğü İran’la müzakereleri ekleyelim. Hal böyleyken, İsrail-Filistin sorununu çözmektense, sorunu idare etmek tercih ediliyor.
      Bütün bunlara karşın çözümsüzlüğün neden sürdürülebilir olmadığını da görmekte fayda var. İki devletli çözümün ortadan kalkması durumunda, Gazze, Batı Şeria ve Doğu Kudüs’te yaşayan yaklaşık 4,5 milyon Filistinlinin İsrail Devleti’ne hangi koşullarla entegre edileceği, İsrail Devleti’nin Yahudi kimliğinin ve demokratik yapısının bundan nasıl etkileneceği göz ardı edilmemeli.
      Kaldı ki Filistin yönetimi bir süredir uluslararası platforma taşıdığı hak arama girişimlerini “diplomatik intifada” olarak nitelendiriyor. Böylesi hassas bir ortamda, görev süresinin yakında dolacağı hesabıyla Başkan Obama ile dikleşen Netanyahu’nun son çıkışları, İsrail’e taviz vermez, kibirli bir imaj bina edilmesine sebep oluyor. Bu da uluslararası arenada İsrail’e karşı “boykot, yatırımları geri çekme ve yaptırım” söylemini güçlendirecektir. İlerleyen dönemde Filistin devletini tanıyan devletlerin sayısının artabileceğini de hesaba katalım.
      Geçtiğimiz hafta Washington Post’taki yazısında David Ignatius, Obama yönetiminin ABD-İsrail ilişkilerinin seyrini etkileyecek birtakım seçenekleri değerlendirdiğine değiniyor. Bunlar arasında Filistin devletinin çerçevesini belirleyecek bir BM tasarısına destek vermek; Netanyahu’nun yeni yerleşim projelerinin önüne geçmek maksadıyla İsrail’e sağlanan yardımların gözden geçirilmesi, Filistin yönetiminin Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne başvurusunda tavır değişikliği alınması bulunuyor.
      Özetle, zafer kazanan şahinler barış için bölgesel şartların uygun olmayışından ve karşılarında güvenilir bir muhatap olmayışından şikayet ederken, İsrail’i uluslararası alanda yalnızlığa itebilecek bir sürecin de kapısı aralanıyor. Önümüzdeki haftalarda Netahyahu’nun kuracağı koalisyonun içeriği ve iktidar olarak göstereceği siyasi irade bu sürecin yönünü belirleyecek.

      Yorum Yap